Psişe / Psişizm Nedir? (3)
En genel anlamlarıyla, “psişe” [psyche] ve “zihin” [mind] sözcükleri, “ruh” [soul] ile ilişkili fenomenlere ve süreçlere gönderme yapar; burada “ruh”, içeriği dikkate alınmaksızın (bilinçli, bilinçdışı, yaşam ilkesi) ampirik olarak anlaşılır, ancak her türlü metafizik ya da dinsel anlamı (ruhun birliği, ruh ile beden arasındaki ayrım, ölümsüzlük) dışarıda bırakır.
“Psişe” ve “zihin” bir ölçüde eşanlamlı kabul edilebilse de, ilki gerçekte modern bir terim değildir (elbette modern Yunanca hariç) ve kullanımı, felsefi olduğu kadar edebi de olan bir bağlama göndermede bulunma arzusuna dayanır. Freud, böyle bir bağlamın dışında bu sözcüğü nadiren kullanmıştır (bununla birlikte bkz. Psikanalizin Ana Hatları [An Outline of Psychoanalysis], 1940a [1938]). Bununla birlikte, Rüyaların Yorumu’nda [The Interpretation of Dreams] (1900a), “Antikçağ insanları . . . Psişe’yi kelebek kanatlarıyla betimlemişlerdi.” olgusuna gönderme yapar. Psişe’nin mitsel karakteri -Apuleius’un bir öyküsünde, uyurken ona baktıktan sonra kocası Eros’u kaybeden kiş- çok sayıda edebiyat ve sanat eserinin teması olmuştur.” “Psişe” sözcüğünün, ortak ad olarak, bir tür aynaya gönderme yapması olgusu, bizi ruh [soul] kavramını narsisistik bir ikiz olarak yeniden değerlendirmeye yöneltmiştir.
Buna karşılık “zihin” sözcüğü “bilimsel”dir -ya da böyle olduğunu iddia eder. Bu haliyle, yalnızca nesnesini temsil ettiği varsayılan bilime, yani psikolojiye, göndermeyle tanımlanabilir. “Bilinç” [consciousness] kavramı tanımlanmaya direnmişken (yalnızca yaşantılanmış deneyimden söz edebiliriz), zihne ilişkin herhangi bir tanımın döngüsel ya da basitçe sınırlı çıkması muhtemeldir: “Zihin”, metafizikten ve biyolojiden ayrı bir disiplin olarak psikolojinin nesnesidir. Ancak psikolojinin sınırları ve ilkeleri de kendi başlarına sorunlu olduğundan, güçlük varlığını sürdürür.
Bilinçdışı [unconscious] kavramını devreye sokmak güçlüğü hafifletmeye yaramaz; çünkü zihin, basitçe, bilinçli olanın bilinçsiz olana [unconscious] eklenmesi olarak tanımlanamaz. Freud için bilinçdışı, bilinçli-olmayan [non-conscious] ile özdeş değildir ve zihnin tam olarak nasıl tanımlanması gerektiği sorusu varlığını sürdürür. Bu nedenle, kavramın tarihine dayanmak gerekir; bu tarihte, belirtilmelidir ki, bilinçli ile bilinçdışı karşıtlığı sorunu yalnızca marjinal bir öneme sahiptir.
Meseleyi büyük ölçüde basitleştirecek olursak, erken dönem Yunanlar için “psişe”nin yaşam soluğuna gönderme yaptığını, Descartes içinse ruhun bilinçle özdeşleştirildiğini söyleyebiliriz. Homeros’ta psişe, bazen kelebek kanatlarıyla temsil edilir; bir düşe ve insanın gerçekdışı bir imgesine benzer, yaşam soluğu ise thumos [thumos] olarak adlandırılır. Pythagorasçılarda ve Platon’da psişe, ahlaki düzene ait bir gerçeklik olarak görünür. O, iyiye ya da kötüye muktedirdir, yargılanacaktır ve ölümsüzdür. Ancak yine Platon’da –Devlet’in 4. kitabını izleyerek- zekâ, öfke (thumos) ve aşağı içgüdüler arasındaki ünlü ayrımı buluruz; Freud 1923’te bunu ego [ego], süperego [superego] ve id [id] kavramlarıyla ilişkilendirmiştir. Bu Platoncu ayrım, ruh kavramını antropolojik özelliklerle zenginleştirmiş ve rasyonel ve ampirik bir psikoloji için temel sağlamıştır; bu psikoloji Aristoteles’te geliştirilmiş, Aristoteles ise -münhasıran olmasa da- biyolojik olmasa bile yaşamsal olan zihinsel işlevleri vurgulamıştır (biyoloji henüz özerk bir bilim olarak var değildi). Nitekim Aristotelesçi psişe kavramı çok geniş bir işlevler yelpazesini kapsar (metafizik, modern anlamda “psikolojik”, biyolojik); buna karşılık “zihin” modern çağa kadar ayırt edilmemiştir.
Bu gelişimdeki önemli dönüm noktaları, bilinçdışının tarihine değil, ampirik psikolojinin doğuşuna aittir. 1590’da Rudolf Goeckel’in bir eserinin Latince başlığında psychologia sözcüğünün Yunanca biçimiyle ortaya çıkması (terim antik Yunancada mevcut olmamasına rağmen), Rönesans kültürünün bu terimi belirli bir düşünce ve araştırma alanını sınırlandırmak için kullanma eğilimini gösterir. Bununla birlikte belirleyici olay, Christian Wolff’un 1732 ve 1734’te sırasıyla Psychologia Empirica ve Psychologia Rationalis başlıklarını taşıyan iki eserinde yaptığı ayrımdı. Wolff’un ilk metni oldukça spekülatif kalmaya devam etse de, rasyonel psikolojiden ilk kopuş, metafizik aracılığıyla, “zihin” teriminin göstereceği nesnenin yukarıdan aşağıya bir sınırlandırılmasıyla birlikte gerçekleşmiştir. Aşağıdan yukarıya bir sınırlandırma ise on dokuzuncu yüzyılda bilimsel biyolojinin gelişimiyle gerçekleşecektir.
Peki ya bilinçdışı [unconscious]? Descartes’ın, mensi [mens: Lat. zihin/akıl] düşünce terimleriyle tanımlayarak ve skolastik ruh kavramını ve onun yaşamsal yönlerini reddederek, daha on yedinci yüzyılda bilinçdışı kavramını devreye sokmayı zorunlu kıldığı doğrudur (terimin kendisi on sekizinci yüzyıla kadar ortaya çıkmamış ve on dokuzuncu yüzyıla kadar yaygınlaşmamıştır). Ancak Alman romantik felsefesinde kavram, bir tür temel ya da ilk ilkeyi belirtmek için kullanıldığında, tasarımla olan bağlantı kopacaktı. Örneğin Eduard von Hartmann, 1869 tarihli ünlü Philosophy of the Unconscious adlı eserinde, psişizm [psychism] nosyonunu devreye sokmayı mümkün kılan bir tür panpsişizm [panpsychism] betimler. Freud’un kendisi de bu bakış açısına aşinaydı. Düşlerin Yorumu’ndan iyi bilinen bir pasajda “bilinçdışı, psişenin asıl gerçekliğidir [the unconscious is the true reality of the psyche]” diye yazdığında, zihni temsil terimleriyle (bilinçli ya da bilinçli-olmayan) tanımlama olanağını ortadan kaldırmış ve psişik olanı biyolojik olandan ve metafizikten ayırt etmek için kullanılabilecek özellikler sorununu olduğu gibi bırakmıştır.
Zihin kavramı ancak bir psikoloji epistemolojisi aracılığıyla tanımlanabilir. Ve psikoloji, mevcut biçimiyle, epistemolojik temelleri uzlaştırılması güç çeşitli disiplinleri kapsadığından, “psişe” ve “zihin” terimlerinin, yalnızca, terimlerin en geniş anlamıyla anlaşılan psikoloji tarafından ele alınan son derece amorf nesneleri belirttiği olgusuna razı olmamız gerekir.
Kitap: International Dictionary of Psychoanalysis


