Hipnoz Nedir? (7)
Hipnoz [hypnosis], bir hipnozcunun [hypnotist] çeşitli teknikler kullanarak -bir nesneye bakma, sözel komutlar vb.- ortaya çıkardığı değişmiş bilinç durumudur. İngiliz hekim James Braid, Neurhypnology (1843) adlı eserinde “hipnotizm” [hypnotism] sözcüğünü yaygınlaştırmış, hatta belki de bu sözcüğü türetmiş olabilir. “Hipnoz” sözcüğü ise daha sonra kullanıma girmiş görünmektedir.
Braid, bilimdışı fikir ve uygulamaları, “zihinsel ve görsel gözün sabit ve dalgınlaşmış dikkatiyle indüklenen sinir sisteminin özgül bir durumu”na ilişkin bilimsel bir kavrayışla değiştirmeye çalıştı. Ayrıca manyetizmacıların [magnetizers] “uyum” [rapport] adını verdikleri şeyi ortadan kaldırmayı da umuyordu. On dokuzuncu yüzyılın ortalarında İngiliz fizyolog William Carpenter, hipnozu, “bilinçdışı serebrasyon” [unconscious cerebration] adını verdiği refleksif ve otomatik etkinliğin paradigması hâline getirerek “Braidizm”e bilimsel destek sağladı. Genç fizyolog Charles Richet tarafından konuyla tanıştırılan Jean-Martin Charcot, 1878’den itibaren kendi kliniğinde histerik hastalar üzerinde hipnozla deneyler yaptı; bunu yaparken Braid’in ve özellikle de Carpenter’ın nörolojik yaklaşımını temel aldı. 1882’de, Académie des Sciences tarafından dikkate alınan bir makalede, histeriklere özgü bir patoloji tanımladı: üç özgül sinirsel durumla -katalepsi, letarji ve somnambulizm- karakterize olan “büyük hipnotizma” [grand hypnotism].
1860’tan itibaren, Nancy’de kurduğu bir “klinik”te Ambroise Liébeault da hipnotizmden yararlandı; Fransa’daki Braidizm savunucularından biri olan J.-P. Durand de Gros tarafından yerleştirilen yöntemleri kullandı. Braid’in telkinle ilgili deneylerine özel bir dikkat göstererek, Charcot’nun neredeyse bütünüyle deneysel olan uygulamasından farklı olarak, hipnotik telkini terapötik amaçlarla kullandı. Hippolyte Bernheim daha da ileri giderek hipnozu özel bir telkin türü olarak ele aldı. Bernheim ayrıca Britanyalı Hack Tuke’dan ödünç aldığı “psikoterapi” [psychotherapy] terimini de yaygınlaştırdı ve hipnotizmli ve hipnotizmsiz telkin [suggestion] yoluyla psikoterapi uyguladı. 1884’ten sonra Charcot ve Bernheim çevresinde hipnoza ilişkin iki karşıt okul gelişti. Paris’te vurgu patolojik bir sinirsel durum fikri üzerindeydi; Nancy’de ise zorunlu olarak patolojik olmayan bir bağ ya da psikolojik etki fikri üzerindeydi.
Bununla birlikte, çoğu zaman belirli bir okuldan hareket etmiş olsalar da, bazı uygulayıcılar ve araştırmacılar hâkim teorik ve terapötik dogmaların ötesine bakmaya çalıştılar. Böylece psikoterapist, yalnızca komutlar vermeyi reddedebilir ve hipnoz yoluyla, uyanıklık yaşamı sırasında unutulmuş olup nevrotik belirtilerin kökeninde yer alabilecek anıları keşfetmeye girişebilirdi (bkz. Pierre Janet’nin L’Automatisme psychologique adlı eserindeki Pierre Marie vakası, 1889). On dokuzuncu yüzyılın sonunda, unutulmuş anıların geri dönüşüyle ilişkili birkaç iyileşme öyküsü yayımlandı.
Hipnotik telkine ilişkin tartışmalarda “uyum” sorunu yeniden gündeme getirildi. Joseph Delboeuf karşılıklı telkin [reciprocal suggestion] fikrini ortaya attı. Pierre Janet ve Alfred Binet “seçicilik”ten [electivity], “somnambulant tutku”dan [somnambulant passion] ve “deneysel aşk”tan [experimental love] söz ettiler. Ayrıca hipnotik bilinç durumlarının psikolojisine yönelik bir ilgi de vardı. Bunlar dissosiyasyon [dissociation] (Janet) ya da hipnoid durumlar [hypnoid states] (Sigmund Freud ve Josef Breuer) terimleriyle betimlendi. Son olarak, dönemin hâkim tıbbi görüşünün tersine, bilinçdışının yalnızca refleksolojik değil, aynı zamanda psikolojik olduğu fikri ortaya çıktı. Post-hipnotik telkin [post-hypnotic suggestion] deneyleri -bir öznenin, uyanıkken, hipnoz sırasında verilmiş ve görünüşe göre unutmuş olduğu bir buyruğa itaat ettiği deneyler- filozof Henri Bergson’a bilinçdışı fikirlerin ve psikolojik bir bilinçdışının varlığını kanıtlıyor gibi görünüyordu. Psikanalist Freud kuşkusuz bu araştırma ve tartışma bolluğunun içinden doğdu: 1885–1886 (Paris), 1889 (Nancy) ve 1895 (Histeri Üzerine Çalışmalar’ın yayımlanması).
Hipnoz hem bir bilinç -ya da bilinçsizlik- durumuna hem de bir ilişkiye gönderme yapar. Charcot ve Bernheim’ın mirasına sadık biçimde, günümüz hipnoloji savunucuları hâlâ “durumcular” [statists] ve “ilişkiciler” [relationists] olarak ikiye ayrılmaktadır. Bazı bakış açıları, özellikle ilişkici okul içinde yer alanlar, psikanalizden yararlanırken; diğerleri, anti-psikanalitik bir eğilimin parçası olarak hipnotizmi yeniden tesis etmeye çalışır. Çünkü hipnoz, kendisinden önceki hayvansal manyetizma [animal magnetism] gibi, yalnızca bir duruma ya da bir ilişkiye gönderme yapmaz. On dokuzuncu yüzyıldan beri güçlü olumsuz ya da olumlu çağrışımları olan, ateşli savunucuları kadar militan karşıtları da bulunan büyülü bir sözcük hâline gelmiştir -büyülenmenin ve damgalanmanın yorulmak bilmeyen bir taşıyıcısı.
Elbette hipnozun uygulaması, fenomenolojisi ve teorisi James Braid’in zamanından bu yana evrilmiştir ve hipnoz artık büyük ölçüde kültürel bir fenomen olarak görülebilir. Yine de, bir yüzyıldan fazla bir sürenin ardından, çelişkili ve muhtemelen yanıtlanamaz bazı sorular varlığını sürdürüyor gibi görünmektedir. Hipnotik durum uykuya ve düş görmeye mi, yoksa uyanıklığa ve berrak bilince mi yakındır? Bilinçdışı bir elden çıkarmayı/mahrum bırakılmayı mı ima eder, yoksa bir tür rol yapma mıdır? Ve “hipnoz”, belirli fenomenleri açıklayabilen işlevsel bir kavram mıdır, yoksa açıklaması beklenen durumun bizzat ortaya çıkmasını hızlandıran bir sözcük müdür?


