Psişik Gerçeklik Nedir? (9)
Freud tarafından bilinçdışı süreçlere özgü gerçeklik düzeyini belirtmek üzere geliştirilen bir kavram olan psişik gerçeklik [psychic reality], epistemolojik bir bakış açısından, psikanalizin karakterize etmeye, anlamaya ve keşfetmeye çalıştığı “nesne”ye [object] gönderme yapar.
Rüyaların Yorumu’nda (1900a) kavram, öznenin içsel fantezi yaşamıyla ilişkili olan ve dış gerçekliğin algısına karşı çıkabilen, hatta ona egemen olabilen gerçeklik kuvvetine gönderme yapıyordu; başka bir deyişle, gerçekliğin kendisinden daha “gerçek” görünebiliyordu. Başından itibaren vurgu, öznelliğin nesnel doğası, psişik aygıt için öznelliğin gerçekliği üzerindeydi -hatta bunun dış gerçeklikle ilişkisi pahasına bile.
Freud’un içinde çalıştığı kültürel bağlam, öznel zihinsel etkinliğin ve özellikle de bilinçdışı zihinsel etkinliğin niteliğini değersizleştirme ya da küçümseme eğilimindeydi. Freud, bilinçdışı psişik varlıkların nesnel niteliğini, onları “imgesel” [imaginary] ve gerçekdışı olanın alanına havale etmeyi tercih eden bir muhalefet karşısında ileri sürmek zorundaydı.
Histerik paraliziye [hysterical paralysis] ayrılmış bir makalede (1893c) Freud, histerik konversiyon [hysterical conversion] belirtilerinin “nesnel” doğası ve bunların anlamı sorununu ortaya koymuştu. Biyolojik gerçeklik ile -özellikle anatomi açısından- histerik belirtiler tarafından ifade edilen “psişik” gerçeklik arasındaki fark, Freud’un daha sonra anlayacağı biçimiyle bilinçdışının nesnel karakterinin habercisi olmuştu. Semptomatik dışavurumların doğası -anestezi, parestezi vb.- histerik hastaların “mütemarızlar” [malingerer: hasta rolü yapan] olamayacağını gösteriyordu. Psişik yaşamın özerk bir alanının ve bilinçdışı psişenin varlığı, fantezilerin gerçekliği de dahil olmak üzere, bundan böyle giderek artan bir güvenle ileri sürülebilirdi.
Psişik gerçekliğin ortaya çıkışındaki bir başka önemli boyut, cinsel travmanın nevrozların etiyolojisindeki değeri ve bu bağlamda gerçek yaşam olaylarının mı yoksa fantezilerin mi belirleyici olduğu sorunu etrafında şekillendi. Freud’un geliştirdiği erken dönem neurotica [Freud’un erken dönem nevroz kuramı], histerinin ve daha genel olarak nevrozların etiyolojisinde, örneğin çocukluk çağı cinsel baştan çıkarılması gibi “gerçek” travmatik bir olaya belirleyici bir rol atfetme eğilimindeydi. Bununla birlikte, tedavi giderek, hatırlanan travmatik baştan çıkarılma sahnelerinin gerçekten meydana gelip gelmediğini ya da “uydurulmuş” olup olmadığını söylemenin imkânsız olduğunu ortaya koydu. Bu tür sahnelerin temsil ettiği infantil ve cinsel fanteziler, nevrozun travmatik etiyolojisinin yerini aldı. Psişik gerçekliğin önemli bir türü olan bu fanteziler, psişik aygıt üzerinde “gerçekliğin” bütün kuvvetiyle, hatta daha fazlasıyla, etki yaratıyordu.
Böylece psişik gerçeklik kavramı, başlangıçta, fantezinin halüsinatuvar niteliğiyle birlikte buyurgan doğasına, yani dış gerçekliğe bir biçimde egemen olabilen niteliğine işaret etmek üzere ileri sürülmüştü. Kavramın günümüzde kullanıldığı biçimiyle dışsal ile içsel arasındaki herhangi bir karşıtlık izi, psişik gerçekliğin öznel olarak “gerçek” olan karakterinin kaynağının ya da temelinin nasıl belirleneceği sorusuyla daha da karmaşık hâle gelir.
Bu bağlamda iki tür hipotez ileri sürülebilir. Bunlar zorunlu olarak birbirine karşıt değildir; psikanalitik düşüncede birlikte ele alınması gereken iki ana damarı temsil ederler. İlk tür, psişik gerçekliği dış gerçekliğin etkisiyle ilişkilendirir; bu etki, başlangıç düzeyinde Freudyen aforizmayla özetlenir: “Daha önce duyularda bulunmamış hiçbir şey düşüncede bulunmaz.” Bu anlamda psişik gerçeklik, gerçeklikle daha önceki bir karşılaşmaya işaret eder; etkinin izi aracılığıyla psişik hâle gelmiş bir gerçekliği temsil ederdi. Gerçekliğin bizzat karakteri, dış dünyayla karşılaşmaların psişik mirasına tanıklık ederdi. Bu görüşe göre fanteziler, bir gerçeklik çekirdeği içeren “melez” yapılardır; kaynağı zamanda uzak bir noktada yatan, bir tür dönüştürülmüş anımsamadır. Halüsinasyonun ötesinde, güncelleşen ve psişik aygıt üzerinde etkide bulunan şey, geçmiş bir gerçekliğe gönderme yapar -örneğin, suçluluk hislerinde muhafaza edilen çocukluğa ait zalimce edimler gibi.
İkinci hipotez türü, psişik gerçekliği psişik etkinliğe içkin kısıtlamalarla, onun yasaları ve işleyiş ilkeleriyle ilişkilendirir. Böylece arzunun daha eski temsilleri, haz ilkesi aracılığıyla halüsinasyon yoluyla yeniden etkinleştirilebilir; bu da, gerçek dünyanın algısı için olası bir zarar pahasına bile, bir dileğin gerçekleşmiş olduğu algısını yaratır.
Psişik aygıt nasıl gelişirse gelişsin, yaşanmış deneyimin farkındalığı ve simgeleştirilmesi psişik gerçekliğe özgü ritme ve yasalara mı uyar? Onun kendine ait gereklilikleri göz ardı edilemez. Kısıtlamaların bir kısmı dış dünya tarafından dayatılırken, diğerleri psişik aygıtın kendisinden doğar. Psişik gerçeklik, dürtüler ve dış gerçeklik ile aynı sınırlamalar ve kategorik buyruklarla taleplerde bulunur. Bu durum, bazı çağdaş psikanalistleri, haz ilkesi [pleasure principle] ve gerçeklik ilkesinin [reality principle] yanında bir “psişik gerçeklik ilkesi”nin [principle of psychical reality] varlığını formüle etmeye yöneltmiştir.
Epistemolojik bir bakış açısı üç gerçeklik türünü ayırt ederdi: genel olarak maddi gerçeklik, maddi gerçekliğin biyolojik gerçeklikle karakterize edilen yönü ve biyolojik gerçeklikten bağımsız olan, psişik gerçeklik olarak bilinecek bir başka yönü. Bu sonuncusu, psikolojinin özel alanıdır. Psikanaliz ise “bilinçdışı psişik gerçeklik”in [unconscious psychical reality] ve onun psişik gerçeklik üzerindeki etkisinin bir açıklamasını sunmasıyla karakterize edilirdi.
Psişik gerçeklik kavramı böylece paradoksal bir biçimde açımlanır. Gerçekliği türlere ayırır ve öznelliği sınırlandırır; öznelliğin eyleminin psişik nesnelliğine ve psişik olguların anlaşılabilirliğine yönelik üstün ilgisine işaret eder. Bunlar yalnızca en erken öznel deneyimlerden, Freud’un “psişik ham madde” [psychic raw materia] adını verdiği şeyden doğmaz; aynı zamanda bu malzemenin gelişim süreci içinde zorunlu dönüşümünden de doğar. Bu dönüşüm, daha yüksek bilinç düzeylerinde kabul için gerekli bütünleşmeyi hedefler ve orada hüküm süren yasalarla uyum içinde gerçekleşir.
International Dictionary of Psychoanalysis, 1356
